Eski anlatılarda geçen o sahneyi gözünüzün önüne getirin: Zamanın sonunda, aşılmaz zannedilen bir seddin arkasından fırlayıp çıkacaklar; geçtikleri yerdeki pınarları bir yudumda kurutacak, tarlaları talan edecek ve uğradıkları vadide ota bile tahammül edemeyecek kadar büyük bir açlıkla her şeyi yutacaklar. Yecüc ve Mecüc efsanesini ilk dinlediğimizde çoğumuzun aklına sivri dişli, biçimsiz ve yer altından çıkacak yaratıklar gelirdi. Kıyameti getirecek o büyük istilacıların bizden bambaşka, insanlık dışı canavarlar olacağını varsayardık.
Peki ya o anlatı biyolojik bir anomaliden değil de durdurulamaz, dizginlenemez bir kitle iştahasından bahsediyorsa?
Evlerin antrelerinde biriken kargo kutularına, gardıroplardan taşan ama etiketleri dahi sökülmemiş kumaş yığınlarına, sırf modeli bir önceki versiyondan birkaç milimetre daha ince diye hurdaya çıkarılan cihazlara ve çöp dağlarına baktığımızda, o kadim korkunun aslında tam merkezinde oturduğumuzu fark etmek çok da zor değil.
Tarih boyunca insanoğlu ihtiyaç duydukça tüketti; karnını doyurdu, barındı, örtündü. Biz ise bambaşka bir varoluş biçimi icat ettik: Tükettikçe var olduğuna inanan, doymak bilmez bir kitle. Bir gölü kurutmak için artık diz çöküp suyun başında toplanmamıza gerek yok; tek bir pamuklu tişörtün üretimi için harcanan 2.700 litre suyu, sepete ekle butonuna basarak bir saniyede buharlaştırıyoruz. Nadir toprak elementlerini çıkarmak için ormanları kazıyor, nehirleri asit göllerine çeviriyor, sonra da bu yıkımın ürünü olan cihazları iki yıl dolmadan bir köşeye fırlatıyoruz.
Kutsal metinlerde geçen "her tepeden boşanıp akarlar" tasviri, indirim günlerinde alışveriş merkezlerinin kapılarını kıran ya da sunucuları kilitleyen milyonların halinden çok mu farklı?
Eski anlatılardaki "seddin yıkılması" motifi, aslında insanın fıtratındaki o dizgin mekanizmasının parçalanışıdır. Eskiden mevsimler vardı, bekleme kültürü vardı, bir şeyin eskimesi ve tamir edilmesi süreci vardı. Doğa, insanın hırsına karşı doğal bir setti. Biz o seti teknolojiyle, aynı gün teslimat vaatleriyle ve sonsuz kredi limitleriyle paramparça ettik. İstediğimiz her an, dünyanın öbür ucundaki bir madenin sömürülmesini talep edebiliyoruz ve bu talep saniyeler içinde karşılık buluyor. Karşımızda duracak, bizi yavaşlatacak hiçbir ahlaki ya da fiziksel sınır kalmadı.
Daha da korkuncu, bu canavarlık sadece fiziksel eşyalarla sınırlı değil. Dikkatimizi, birbirimizin emeğini, zamanı ve nihayetinde kendi insanlığımızı da aynı çiğneyici iştahla tüketiyoruz. Sosyal medyada saniyeler içinde önümüzden akıp giden hayatları, acıları, felaketleri birkaç kaydırma hareketiyle yutup arkamızda bırakıyoruz. Hiçbir şey içimizde tortu bırakmıyor; çünkü arkadan gelen yeni bir veri dalgası, tarlayı silip süpüren çekirgeler gibi bir öncekini yok ediyor.
Belki de Yecüc ve Mecüc hiçbir zaman gökten inmeyecek ya da yerin yedi kat altından çıkmayacak. Belki de kıyamet senaryolarının en büyük trajedisi, beklediğimiz canavarın aynadaki suretimiz olmasıdır. Gölleri kurutan, toprağı zehirleyen, ardında sadece plastik ve zehir bırakan bu nesil; kehanetlerde anlatılan o doymak bilmez ordunun ta kendisi olabilir.
Ve en kötüsü, bu ordu dünyayı yakıp yıkarken kendini hâlâ sadece "çağa ayak uyduran modern bireyler" olarak tanımlamaya devam ediyor.
> terminal_comments_active: